Güler misin, Ağlar mısın?

Size bir soru sorarak başlamak istiyorum?

Kendinizi en son ne zaman yüzünüzde küçük bir gülümsemeyle birleşen bir coşku ile hatırlıyorsunuz?

Eğer bu soruma çok uzun bir süre diye cevap veriyorsanız, sizin için oldukça yük haline gelmiş bir dünyada yaşadığınızı söyleyebilirim. Birçoğumuzun kullandığı kavramlar oldukça dikkat çekici; yaşam çok ciddi, işlerimiz ciddiyetle ele alınması gereken şeyler, ebeveynlik ciddi bir iş, çocuklarımıza terbiye vermek en ciddi uğraşlardan birisi, sorumluluklarımızı ciddiyetle yerine getirmemiz lazım…

 

Bir de sorumluluklarınızı hatırlatan, fazla gülmeyin, eğlenmenin de bir sınırı olmalı diyen birçok yazı ve kişi de var.

Yani işini ciddi yap baskısı ile karşı karşıyayız.

Yaşamımızın bir kısmı bizi kahkahadan ve gülümsemeden hızla uzaklaştırırken, bir diğer bölümü ise kahkaha atmamızı kural haline getiriyor.

Yani pozitif ol baskısı ile de karşı karşıyayız.

Hatta pozitif olun hastalığı ile ciddi olun hastalığının tam ortasındayız.

Doğada mutlu olması gerektiğini düşünen tek varlık insandır. Diğer varlıkların tamamı mutlu olmaları gerektiğini düşünmez, sadece mutlu olurlar. Ya da sadece ciddi olurlar.

Gülümseme ya da kahkaha atmanın sizi eğlendireceği kesin ama bunun gereklilik olması tam da bizi başladığımız noktaya geri döndürüyor.

-Gülümsemem gerek

-Kahkaha atmam lazım

Hadi canım, keşke işler böyle yürüyebilseydi.

Mutluluk akımları, evrenle birleşme, evrenin enerjisinden faydalanma, Mevlana’dan ya da Lao Tzu’dan sözler söyleme, bu sözleri içselleştirmeye çalışma, yaratıcıdan torpili olduğuna inanma, aydınlanmış gibi yürüme ya da guru gibi davranma kesin olarak sizi rahatlatacaktır.

Nereye kadar?

Yanlış demiyorum, sizi bir süre mutlu edeceğine de eminim.

Tüm inanç sistemleri zaten insanoğlunun mutlu olmak için yaptığı seçimlerdir. Ancak inançlarla, bilmek arasında önemli bir fark var. İnançlar her durumda okuduklarınıza ya da başkalarının söylediklerine inanmaktır. Ya doğru yazılmıyor, doğru söylenmiyorsa!

Kişisel olarak deneyim ve bilmeyi seçiyorum. Söylemek istediğim, sadece bilimselliğin yansıtabildikleri ya da sınırları ile ilgili değil. Bilimin çözemediği o kadar çok şey var ki. Belki bir gün çözecek ama henüz değil.

Ancak her inancın verdiği yeni kural bizi mutlu olma anından daha fazla uzaklaştırıyor.

-Gülümsemem gerek

-Kahkaha atmam lazım

Gülümseyemezsem, sadece gülümseyemediğim için bile mutsuz olabilirim.

Neden? Çünkü,

-Gülümsemem gerek

-Kahkaha atmam lazım

Gülümsemek ve kahkaha atmak inanın bana çok kolay aynen üzülmenin kolay olduğu gibi…

Her sabah küçük bir bebek, kedi yavrusu ya da kendi çocuğunuzun yüzünü aklınıza getirin, zaten gülümseyeceksiniz.

O kadar kolay ki!

Peki, nedir bizim için bu kadar kolay bir davranışı gerçekleştirmemizi engelleyen?

Bakın bir içinize, neler oluyor?

Üzgün olduğumuzda, kızdığımızda vücudumuzdaki stres hormonlarını tetikleyen ne?

Herkes için bu sorunun cevabını farklı olsa da bazı ortak modellerimiz de yok değil.

Bunlardan birisine ilişkin bir danışanımın hikayesini yazmak isterim.

– Çok mutsuzum.

– Nedir seni mutsuz eden?

– Sanırım dünyanın en şanssız insanı benim,

– Erkek arkadaşım benimle yeterince ilgilenmiyor. Annem devamlı bana kızıyor onu aramadığım için. İş yerinde kariyerimde sıkıştığımı hissediyorum. Üstelik bu olaylar yeni değil hep oluyorlar, dünyanın en şanssız insanı benim.

– Sezgilerim bana dünyanın en şanssız insanı olduğun konusunda beni ikna etmeye çalıştığını söylüyor. Ne diyorsun?

– Hayır, neden öyle bir şey yapayım ki?

– ——–

– ——–

– ——–

– Sanırım yapıyorum.

– Tam olarak ne yapıyorsun?

– Ne kadar kötü bir durumda olduğumu herkese anlatıyorum.

– Bu ne sağlıyor sana?

– Hem kötü şartlar altında iyi şeyler yapabilmek kendimi başarılı hissetmemi sağlıyor hem de sanırım şefkat alıyorum başkalarından.

– Başka?

– Yapmamam lazım değil mi?

– Neyi?

– Kendimi dünyanın en şanssız insanı gibi göstermeyi?

– Nedir sana böyle düşündüren?

– Ne bileyim şimdi söyleyince çok garip geldi. Sanki başkalarının acımasına ya da takdirine ihtiyacım varmış gibi.

– Olsa ne olur?

– Kötü hissettirdi şimdi bu yaklaşım. Belki de bu yüzden artık çok arkadaşım kalmadı, yoruldular bana şefkat göstermekten. Sanırım bu çocukluğumdan geliyor. Babamı çok özledim. Ne zaman üzgün olsam gelir ve beni öperdi. Şimdi yok artık yanımda…

Sadece bir örnek olabilir anlattıklarım ama neresinden bakarsanız bakın yukarıdaki kişinin diğerlerinden gördüğü şefkat nedeniyle, üzgün görünmekten sağladığı ciddi faydalar var. Hatta bu bizim içinde öyle, birisi istediğimizi vermediğinde ona surat yapmazmıyız. Bir düşünün.

Sizce yukarıdaki kişi doğru mu davranıyor? Kim yanlış olduğunu iddia edebilir ki?

İnsan amaçları açısından tatmin olmak ile mutluluk arasında önemli bir fark var. İnsan üzülerek tatmin olabilir ama mutlu olamaz. Antik yunan’dan beri insanın amacı tartışılır? Bazılar insanın amacının mutluluk olduğunu söyler. Peki yukarıdaki durumda kişi neden üzgün olmayı ya da görünmeyi seçiyor?

Şimdi istediğiniz kadar gülümsemelisin, ya da kahkaha atmalısın diyebilirsiniz. Soran kişi açısından önemli olabilecek sorular belki de şunlardır:

– Senin neden bu kişinin gülümsemesine ihtiyacın var?

– Karşınızdaki kişi gülmemekten daha fazla tatmin olabilir mi?

– Gülmek mutluluk mu demektir?

Ama hep olduğu gibi başkalarına öneri yapmaya devam edeceğiz değil mi?

Ya CİDDİ olmalısın ya da POZİTİF olmalısın diyeceğiz.

Başkaları için doğruları bildiğimizi düşüneceğiz.

Birisi Thales’e sorar: Sana göre dünyada en devamlı olan şey nedir?

Umut diye cevap verir. Zira bizi en son bırakan budur.

Peki, öyleyse en kolay olan şey nedir?

Başkasına nasihat vermek, diye karşılık verir.

“Kendi kendine, dünyanın neye ihtiyacı olduğunu sorma, asıl soruyu kendine sor, senin canlanmanı sağlayan ne ve git onu gerçekleştir. Çünkü dünyanın gerçekten yaşayan insanlara her şeyden fazla ihtiyacı var. Harold Whitman”

 Dikkat edin, Harold Whitman mutlu olun demiyor, yaşayın diyor. Bunu sağlayacak olan neyse onu seçin.

İlle de kahkaha atmanıza ya da ciddi olmanıza gerek yok.

5 Cevap
  1. seçkin kovan

    Bak bu makaleyi okuyunca bir elma daha kafama düştü . bunu hiç düşünmedim desem yeridir ya gül ya da ağla millet öyle istiyor . sana be demek bazen içimden geçiyordu ama millet yine ne der derdindeyiz yıllardan beri el alem ne der? bundan sonra bunu yüksek sesle söyleyeceğim ; çünkü ben çok özelim , Balkanların ve Orta Doğu’nun en iyi edebiyat öğretmeniyim 🙂 biraz fazla oldu ancak şunu anladım. bu işte ve tabi ki hayatta önce kendimizi seveceğiz sonrası zaten kolay teşekkürler umut ….

  2. Ayça Kabaş

    Yaşamak… ama nasıl???

    Nasılımı var Allah aşkına…
    Ana rahminden çıktık, dr ların bizden ilk beklediği çığlık atıp ağlamamız hatta çoğunlukla ilk şiddeti bu noktada görüyoruz.
    Ya sonra her ihtiyacımızda öğreniyoruz ki çığlığı bastık mı ihtiyaç gideriliyor hatta bir de üstüne ekstra ilgi ve sevgi görüyoruz.
    Ders 1: Ne öğrendik…ağlama ve sızlama halinde ilgi ve sevgi alıyoruz. Eh doğal olarak attık bunu cebe…kodladık kendimizi
    Hatta ileri gittik bir de atasözü türettik… bok varmış gibi…Neymiş; Ağlamayan çocuğa meme vermezlermiş…
    Büyümeye başladık… çocuğuz ya… daha kodlar temiz…başladık ota boka gülmeye, eğlenmeye…
    Aman kızım/oğlum çok güldün ağlayacaksın denmeye başlandı…
    Ders 2: Ne öğrendik; güldükten sonra muhakkak ağlayacak bir şey çıkacak… güzel attık bunu da cebe…
    Genciz artık diyelim… kanımız kıpır kıpır yerimizde duramıyoruz… hayat tam bir eğlence yani o an bizim için…
    Eeee ne dediler bize; Ağır ol biraz da adam sansınlar….
    Ders 3: Nerden çıktı şimdi bu derken ne aldık ; Ciddi, ağır olursan saygı görürsün.
    Büyüdük; iş hayatı evlilik falan.. e hele bir de bayansan biraz da hayat dolu isen… vıdı vıdılar başladı. Kızım ne yapıyorsun.. Kıçın başın oynamasın, akıllı ol…
    Ders 4: Neymiş, ciddi, ağır olursam akıllı addedilirsin. Attık bunu da cebe…
    Şu ana kadar nerde tercih yaptık ya da yapabildik biri bana söylesin lütfen…
    Geldik 40 lara. Yeter beee dedik, bundan sonra tercihlerimi kendim yapacağım, ömrümün geçmesini değil hayatımı yaşamayı istiyorum dedik… niye daha önce ayamadıysak, o da ayrı konu…
    Tam bu noktada işte o harika vecize geldi; 40 ından sonra azanı teneşir baklar..
    Ders 5 : Ne attık cebe; hele hele 40 ından sonra daha bir ciddi,mesafeli, ağır durmalısın. Yoksaaaa sana vadedilen neymiş… Teneşir…
    Bizim de durumumuz biraz “Ele verir talkını kendi yutar salkımı” durumu.
    Neden mi çocuk yetiştiriyoruz da ondan… Hiiiç çekinmeden, düşünmeden aynı formatları çocuklarımıza atıyoruz.
    Ah şu kalıplardan bir kurtulsak diyeceğim ama… bu başlamakla, hareket etmekle olabilir. Önce kalıpsız bir nesil yetiştirmeye çalışalım sonra tercihlerini yaşayıp yaşamadıkları konusunda serzenişte bulunalım isterseniz.
    Sanırım özeleştiri yapmanın ve harekete geçmenin zamanı geldi.
    Hayat çok güzel…
    Yaşamak Harika bir deneyim değil mi…
    O zaman bizden bekleneni deneyimlemek yerine kendi tercihlerimizle kah ağlayarak kah gülerek dolu dolu hayatlar hepimize….
    Sevgilerimle

  3. Müge Zeyrek

    Selam,

    Ben canlandığımda dünya aydınlanacak mı Umut?

    HAYIR! Bence sadece ben aydınlanıcam… Zaten ben demek herset demek… Ben demek DÜNYA demek değil mi Umut? 🙂

    Sevgilerimle,

  4. Yiğit Acikbas

    Cern’de deneyim nedir ?
    Bana göre bulunan Tanrı parçacığı sunu diyor ;

    “Yok diye baktığınızda ben varım”

    Simetrik düzen bitti , yani tek olan parçayı bulduk !!!!!
    Tek !
    Bunuda tersine çevirin , başka anlam çıkıyor ;

    ” Var olan hersey aslında YOK ! ”

    Sanal bir “sey” içindeyiz.
    Galileo gibi buldular ama soyleyemiyorlar !
    Oda kıvirmisti , şimdide aynisini yapıyorlar…

    Neyin tartismasını yapıyoruz ki ?
    Halk arasındaki deyimiyle ;
    – Bir ” Sey” in olacağı varsa olur, olmuyorsada Hayri vardır , eger sen , sen idiysen ….

    Tevekküle gider bu Cern’de ki yatırım : )
    Bosu bosuna milyarlarca € , felsefe icin yapılmadı ama sonuc çıkınca ;
    – Bunu günlük yasamda , nerde kullanacağız simdi ?
    Diye sordular …

    Sevgili Ayça ; bırak su aksın…: )
    Sevgili Umut ; Ağır tahrik var : )

    Sevgili …… ; Buldukları aslında “Ask” parçacığıydi…
    Aslında ikiside aynı anlama geliyor ya , neyse : )

  5. Ayça Kabaş

    Umut Bey ,uzun bir aradan sonra yeniden yazılarınızda sizi görmek çok güzel… İyi…. güzel ifade etmişsiniz ama….Bence bütün bunlardan kurtulabilmemiz için insanoğlunun önyargılardan (pozitif – negatif) tamamen arınması gerekmez mi? Çoook uzun süre buna şahit olabileceğimize inanmıyorum ben. Önyargılar olduğu müddetçe de zaman zaman, farkında olmadan (ki en acısı bu sanırım), o anda her ne yaşıyorsak yapmak istediğimizi, yaşamak istediğimiz duyguyu değil malesef yapmamız bekleneni sergiliyoruz. Sergilerken yaşıyormuyuz bunu… tartışılır… Yani yazınızda da belirttiğiniz gibi aslında “dünyanın neye ihtiyacı olduğunu” sorup, ona göre yaşamış oluyoruz. Biz insanız… Mükemmel olmamayı deneyimlemek için bu hayatı yaşıyoruz belki de… Evet herkes birşeylerle besleniyor… kimi acıyla, kimi acımayla, kimi umutla, kimi çaresizlikle, kimi aşkla, kimi huzurla… listeyi daha çoook uzatabiliriz. Besleniyormuyuz, beslenmeyi tercih mi ediyoruz, bilsek iyi olmaz mı? Hayatta sahip olduklarımıza şükredebilsek… her zaman gülümsüyor oluruz zaten… enerjileri biraz yukarda tutmaya çalışmanın kimseye zararı olmayacağını düşünüyorum doğrusu… en azından “hayat zor”, “çalışmak zor”, “eş olmak – çocuk büyütmek zor” kalıplarından kurtuluruz belki. yaşadığımız herşeyi nasıl tanımlarsak, beklentimiz o yönde gerçekleşir ve günün sonunda beklentimizi de yaratırız sanırım:) Madem insanız, madem hayatı YAŞAMAYA geldik… her anı dolu dolu yaşamak lazım. Gülmek istediğinde, gülmeyi tercih etmek, öfkelenmek veya ağlamak istediğinde durmamak. Yani dolu dolu YAŞAMAK… Sevgiler,

Yorum Yap