tr

Nedir Tavşan’a Olan Bu Düşmanlık!

Deneyimlediğim ya da birlikte çalıştığım yöneticilerin karşılaştığı en önemli üç sorundan -özellikle bu topraklarda sıkça yaşandığını gördüğümden- kısaca bahsetmek istedim. Bakalım size hangileri yakın gelecek?

1. Kaplumbağanın, Tavşanı geçmesi bizi mutlu eder.

Eminim bir kısmınız “Karate Kid” ya da “Kungfu Panda” filmlerini hatırlarsınız. Filmlerin en önemli özelliklerinden biri Joseph Campbell’ın “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kavramına uygun hareket etmesidir. Başlangıçta henüz önündeki sorunları çözebilecek güçte olmayan bir karakter ve sonrasında bu karakterin yaşadığı farkındalıklarla güçlenerek hikâye içindeki kendisinden çok daha güçlü birini ya da sistemi alt etmesine dayanır. İçimizde bir yer; çok güçlü bir rakip (hasım) ile karşılaşan zayıfın (göreceli) kazanmasından hoşlanır. Aynen Brezilya-Vietnam arasında olacak bir futbol maçı için Vietnam’ın kazanmasını istemek gibi… Zordur ama sürpriz sonuç -eğer Brezilya taraftarı değilsek- bizi mutlu eder.

Aynı şeyi sosyal hayatımızda da yaşıyoruz. Kurucusu olduğum kendi şirketimde geçmişte şöyle bir olay gerçekleşti. Yaklaşık 20 kişilik bir ekibin eğitim aldığı bir gün tüm öğrenciler öğle yemeğindeyken ben de ofiste sessiz sakin çalışıyordum. Eğitimi ben vermiyordum ama kendi odamda odaklı bir şekilde mesai yapıyordum. Normalde öğle aralarında ofiste personel olmaz. Sadece ofis görevlimiz Çiçek bulunur ve gelenlere kapıyı açar. Öğle saatini biraz geçmiş olsa da ben de yemek yemeye karar verdim ve odamdan çıkarak yemeğe gittim. Tam binanın önünde de birkaç öğrenci (yetişkin) ile karşılaştım ve selamlaşarak yoluma devam ettim. Fakat sonradan öğrendiğim şey; ben çıkarken ofis görevlisinin alışveriş için dışarı çıktığından yerinde olmadığıydı. Gerçekte ofisten çıkmaması gerekirdi ancak benim ofiste genel olarak çalıştığımı bildiğinden rahat hareket etmiş. Gelen birkaç öğrenci de doğal olarak ofis görevlisi gelene kadar kapıda beklemişler. Sonraki diyaloglar daha da ilginç!

Öğrenci: Çiçek Hanım patronunuz bizi gördüğü halde kapıyı açmadı.

Çiçek: Yok onun bir suçu yok, normalde benim çıkmamam gerekiyordu ama burada olduğu için haber vermeden çıkmıştım.

Öğrenci: Bizi gördüğünde geri dönebilir ve kapıyı açabilirdi.

Çiçek: Benim burada olduğumu zannetmiştir.

Öğrenci: Hiç alakası yok, bize kapıyı açabilirdi.

Çiçek’ten anladığım kadarıyla beni bir süre daha suçlamaya devam etmişler. Aslında karşısında rahatça suçlayabileceği, özrünü kabul edebilen biri olduğu halde hâlâ suçlamaya devam etmesinin ya da sorumluluğu karşısında bulunan kişiye iletmemesinin nedeni ne olabilir?

Çünkü patron bu hikâyede güçlü olan ve suçlanması ya da hatalı kabul edilmesi çok daha kolay olandır. Çoğu şirkette yöneticileri ya da liderleri de suçlama konusunda çok hızlı davranıyoruz. “Kötü Yönetici” damgasını yapıştırmak o kadar kolay ki!..

Onlarca yönetici ile çalışıyorum ve çoğu da ellerinden geldiğince çalışanlarını memnun etmeye çalışıyorlar. Elbette aralarında bunu yapmayanlar ya da özellikle iletişim yetkinlikleri nedeniyle bundan kaçınanlar var ki bunu da kabul etmek gerekiyor.

Ancak çok iyi insan olan ama henüz o kadar iyi yönetici olamayan birçok lider de herkesi memnun edememekten dolayı suçluluk duyguları içerisinde kalıyor. Çoğu gerçekte kazanamayacakları bir savaş içerisindeler. Bu savaşın adı da “Herkesi memnun etmeye çalışmak!” Böyle bir dünya maalesef mümkün değil. Diğerlerini memnun etmek adına bazen kendilerini de unutuyorlar. Kendi mutluluklarını atlayabiliyorlar.

2. İdrarla Hat Sanatı

Birçok yönetici, işini kaybetme endişesi ya da diğerlerinden sevgi almak gibi nedenlerle işle ilgili yüklerin çoğunu omuzlarına alıp her şeyi kendi başlarına yapmaya çalışabiliyorlar.

Cem Boyner’in anlattığı bir fıkra vardır.

Doğu illerindeki bir ağanın en büyük zevki, kar üzerine çişiyle imzasını atmakmış. Bu nedenle kar yağmaya başladığı andan itibaren köyde hayvanlar dahil hiç kimse sokağa çıkamazmış. Kar biraz kalınlaşınca, ağa sırtına kürkünü giyer ve köy meydanına gelirmiş. Yanında da en yakın yardımcısı Haso Ağa sırtını köye doğru döner sonra sorarmış:

– Ula Hasso, ahali bakiy mi?

Hasso cevap verirmiş:

-Evet ağam, hepisi de bir olmuş, pencerelerden bakir. Ağa çisiyle karın üzerine imzasını atarmış; “Abdullah Cizrelioglu.”

Sonra da bir nokta koyarmış ve sorarmış.

-Hâlâ bakirler mi?

-He ağam, hem bakirler hem de çılgın gibim alkıslirler.

Her sene aynı tören sürermiş. Aradan 7 yıl geçmiş Ağa yine, kar tuttuktan sonra, çıkmış köy meydanına. Sormuş Hasso’ya:

-Ahali bakir mi?

-He ağam, bakirler, köpekler, kediler bile camdadır.

Ağa ‘Abdullah’ diye adını, arkasından ‘Cizrelioglu’ diye soyadını yazmaya başlamış ki; kalakalmış çünkü yaş gereği prostat. Halka rezil olmak var. Alçak sesle Hasso’ya sormuş:

-Bakirler mi?

-He ağam, bakirler de, sen ne diye durdin öyle?

Ağa çaresiz:

-Ula gel yanıma, arkanı dön ahaliye, tamamla şunu.

Diye emretmis. Hasso bir an durmuş, sonra çişini yapmaya hazırlanmış ve ağanın kulağına eğilip:

“Ağam,” demiş, “Kırk yıldır kafama vurdin, ‘salak’ dedin, sırtıma vurdin ‘aptal’ dedin. ha bu kulun okumayı yazmayı sökemedi ki, ucuni tut da yazının devamını sen yaz!”

Birlikte çalıştıklarınızı eğitmezseniz …….tutacağınız gün yakındır. :))

Kıssadan hisse, onları memnun etmek için her şeyi siz yapmaya çalışırsanız, siz olmadan hiçbir şey yapamaz hale geleceklerdir. Benim tavsiyem gerçekten doğruyu yapmak istiyorsanız suçlanmaktan korkmayın. Çünkü ne yaparsanız, nasıl yaparsanız yapın birileri memnun olmayacaktır.

3. Ben Senin Babanım?

Star Wars filminden belki “Ben Senin Babanım.” sahnesini hatırlarsınız. Cass Sunstein’e göre film zaten tamamıyla baba travmalarıyla ilgili bir film. Yaşadığımız topraklarda da hep en büyük travmalarımız bir şekilde babalara dayanıyor. Sevgi göstermeyen, mesafeli duran, “Seni Seviyorum.” diyemeyen hot zodçu ve sadece son anda annenin uyarısıyla devreye giren babalar. E bu kadar eksiklik de herkesi bir baba arayışına yöneltiyor. İsimlendirmekten de çekinmiyoruz. Müslüm Baba, Orhan Baba, Sülo Baba, Baba Hakkı gibi sevdiğimiz, samimi bulduğumuz herkesi baba yapma konusunda eğilimliyiz. Örneğin şefkatlı bir yöneticiye kolayca “Çok baba adam!” diyebilir ya da yetkinliği yüksek bir adama hemen “Konusunda çok baba biri!” diyebiliriz. Birçok yönetici de maalesef profesyonel iş yaşamında personel tarafından bir babadan beklenenleri yapması isteniyormuş gibi hareket ediyor. Çoğu durumda da yönetici bu talebe cevap veriyor. Profesyonel davranmadığı çoğu durumda da ortaya konan bağlılık aslında lidere bağımlılık olarak şekilleniyor. Personel de bir babaya kırılır gibi duygular yaşıyor. Aslında gerçekte önemli olan lidere değil vizyona bağlılıktır. Üstelik babalığı keyifli bulan yöneticiler iş son kerteye geldiğinde “Ben senin baban değilim.” diyorlar.

Elbette yöneticilerin yaşadığı sorunlar bunlarla sınırlı değil. “Kendini İşten Fethet” kitabını yazdığımda, okuyan çoğu yöneticinin kitapla kendini ilişkilendirmiş olması ve sorunlarına çözümler bulabilmeleri de boşuna değil! Her biri benzeri ve ortak tecrübelerden kaynaklanıyor. Ancak bugüne kadar daha iyi bir lider olma yolunda attıkları adımları ve önerileri kullanmalarından dolayı gurur duyduğumu söyleyebilirim. 

Size de son dönemde önerdiğim kitapları okumanızı tavsiye ederim. Ben kısa bir liste yaptım. Bir de sizin için en ucuz oldukları sitelerin adresini linkledim. Mutlaka bir göz atın.

Akıldan Bilgeliğe, Navi Radjou, Prasad Kaipa (% 38 indirimli)

Kendini İşten Fethet, Umut Kısa (% 38 indirimli)

Outliers, Malcolm Gladwell (% 30 indirimli)

İş Dünyasında Zirveye Giden Yol, Marshal Goldsmith (% 30 indirimli)

 

 

Yorum Yap