tr

Delinin Ruhunda Ne Varsa Yüzünde Yazılıdır

Desiderius Erasmus, 1466-1536 yılları arasında yaşamış olan bir filozoftur. Sevdiğim sözlerinden biri şöyledir:

“Delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı da bunu gizlemeden söyler; oysaki bilgenin, yine Euripides’e göre iki dili vardır: Biri hakikati söylemek için, öteki de yeri gelince hakikatin kılığını değiştirmek ya da onu gizlemek için. Bilge de akı kara, karayı da ak kılmak sanatı vardır. Ağzından hem soğuk hem sıcak soluk çıkar. Sözleri de çoğu zaman düşüncelerinden epey uzaktır.”

Bu sözler Erasmus’un “Deliliğe Övgü” adlı kitabında geçer. Farkındaysanız deliyi övmekte, bilgeyi ise samimi bulmamaktadır. Bugün işyerlerinde en fazla tartışılan konulardan biri de budur: Liderin samimiyeti nasıl olmalıdır?

Bence tanımlarımızda samimiyeti yanlış değerlendiriyoruz. Samimiyet aklında olanın diline dökülmesi ise Erasmus sonuna kadar haklı. Eğer samimi liderlere ihtiyacımız varsa bildiğimiz tüm delileri şirketlerin yönetimlerine getirebilir ve sonraki gümbürtüyü seyreyleyebiliriz.

Samimiyet tanım olarak “içten olma” halidir. “İçten her şeyin çıkması.” demek değildir. Her doğru haktır ama her doğru her yerde söylenmez.

Bursa’da yüzlerce yıl önce medreseden mezun olan bir genç evine doğru giderken yolda cuma namazı için Eskişehir’de bir camiyi ziyaret eder. Hutbe sırasında imamın anlattığı yalan yanlış şeyleri duyunca bir den ayağa kalkıp “Ey Cemaat-i Müslimin, bu imam var ya bu imam. Size yalan yanlış şeyler anlatıyor.” der. Bunu demesiyle cemaatin gencin üzerine yürüyüp tartaklamaları bir olur. Harap halde medreseye geri döner. Yeniden hocasıyla karşılaştığında durumu hocasına anlatır. Hocanın cevabı da “Her doğru haktır ama her doğru her yerde söylenmez, dost dediğin acıyı söylerken bile incitmez; usulüne uygun olur söyledikleri.” diyerek öğrencisini yeniden yola düşürür. Bir sonraki cuma aynı camiye uğrayan genç ise yine hutbeden sonra ayağa kalkar ve cemaate seslenir: “Ey Cemaat-i Müslimin, bu hoca var ya bu hoca ne kadar kutsal ne kadar mübarek bir adam. Sakalından bir tane alan cennete gitmezse ben de Allah’ın rızasını almayayım.” Bunu der demez cemaat imamın üzerinde saldırır ve sakallarını yolmaya çalışır. İmam da olduğu yerden kaçar ve ortalarda görünmez.

Lider, doğruyu doğru şekilde aktarandır. Toplumu ulaştırmak istediği vizyona doğru en acısız yollarla giden kişidir. Samimi olmak demek vizyonunda samimi olmak demektir ve herkes için gerçekten fayda yaratmaya çalışmaktır.  Yukarıdaki hikâye binlerce yönden eleştirilebilir ama bilgelik, insana hizmet etmektir. Bu hem takipçilerine hem de insanlara hizmet etmek anlamındadır.

Liderlerin özellikle otantiklik diyebileceğimiz özelliği samimiyetin önemli parçalarından biridir. Yani kendin gibi olmak ve taahhütlerine sadık kalmak ya da kalamadığında bunu açıklamaktan kaçınmak yerine tam olarak sorumluluğu alarak doğru açıklamaları yapmak. Hepsinden de önemlisi samimiyet güven üzerine kuruludur. Liderlerin takipçileriyle kuracağı ilişkiler koçluk becerilerine dayanmalıdır. İşte orada samimiyet, dinleme ve otantik olma becerileri inanılmaz gelişir. Bu yüzden liderlerin aldığı koçluk eğitimleri onlarda önemli değişiklikler ortaya çıkarıyor. İşte bu yüzden koçluk dediğin bilgelik yolculuğudur. Ne olursa olsun tüm samimiyetinize rağmen bazıları kolay güvenmeyebilir ama yeterince samimi olduğunuz sürece etrafınızdaki herkes er ya da geç size güvenecektir… Bunun bazen çok uzun süreceğini biliyorum ama lider olarak başka şansımız var mı? Bir an aklıma geldi, elbette başka bir şansımız var: “Erasmus’un tanımladığı deli olmak.”

Umut Kısa

3 Cevap
  1. Selin Erdoğan

    Bir gün, İmam Azam Ebû Hanife hazretleri öğrencileriyle beraber yolda gidiyordu. Birden karşılarından kızgın bir boğanın hışımla üzerlerine doğru geldiğini gördüler. İmam Azam hemen kenara çekildi. Bu duruma öğrencileri şaşırdı. Zira onlar İmam Âzam’dan bu belayı savması için bir keramet bekliyorlardı. Ve hocalarına neden böyle yaptığını sordular. İmam Azam şöyle dedi:
    “O bir boğa, onun boynuzu var, ben ise bir insanım boynuzum yok. Benim aklım var. Bir insan olarak da aklım, kenara çekilmemi söylüyor.”
    Delilik ile ilgili bahsettiğiniz şeyler her nedense bana bu hikayeyi hatırlattı ve kendime şu soruyu sormama neden oldu: “Sahi neydi delilik?” ve akabinde içimde geçen diyologlar şu şekilde devam etti:

    -Kime deli denir?
    -Aklı olmayana.
    -Bir çoğumuz akıl sahibiyiz ancak yine de birbirimizi deli olmakla suçlayabiliyoruz. Hani haksız da sayılmayız. Öyle şeyler söylüyor ve yapıyoruz ki ancak bir deliye yakışır.
    -Evet. Hayatta bence iki tür delilik var biri doğal olan, bir eksiklikten kaynaklı diğeri ise sahip olduğu aklı kullanmayı bilememekten… İşte tam da bu yüzdendir ki delilik sadece gerçekten deli olana ve çocuklara yakışıyor. Çünkü ikisinin yaptığı ve söylediği her şey toplumca mübah kabul edilir, aslında rahatsızlık verse de gülünür geçilir, ciddiye alınmaz.
    Geriye kalan biz yetişkinler ise bilge olma potansiyeline, hakkına ve sorumluluğuna sahip bireyler olarak ya bunun farkında, kendini gerçekleştirme, tam olma, bütün olma peşindeyiz ya da eğrelti deliler olarak hayatımıza(tabi buna gerçek bir hayat denirse) devam ediyoruz.
    – Erasmus deliyi samimi buluyor. Buna ne diyeceksin?
    -Sanırım tam da burada ahlak ve niyet devreye giriyor. Bence bilgelik gücü ancak etik ellerde samimiyet taşır.
    -Biliyor musun ben bilge olmak istiyorum. Su ister gibi, ekmek ister gibi istiyorum. Yani aklımla ya da duygularımla istemiyorum. Sadece özden gelen bir dürtüyle…
    -Öyleyse istemeye devam et. Çünkü inan bana tüm potansiyele sahipsin. Tek ihtiyacın olan tutku ve doğru öğretmenin ellerinden doğru eğitim…
    -Aslında sanırım öğretmenimi buldum, görünce tanıdım. Eğer haklıysam yeterince parlamayı başarabildiğimde o da beni fark edecektir.

  2. Mahinur Sarı

    Bu toplumda, doğruyu söylemek için deli olmak lazım sözü var iken deli olanlardanım , yaşasıııııın

Yorum Yap