tr

Çocukken okula gitmekten nefret ederdim.

“Çocukken okula gitmekten nefret ederdim.” ELON MUSK

Tesla’nın ve SpaceX’in vizyoner kurucusu, mucit, yazılım uzmanı, roket tasarımcısı milyarder iş adamı Musk, beş oğlunu da özel okuldan aldı ve kendi kurduğu küçük bir okula devam etmelerini sağladı. Dönüştüren Eğitim kitabında Musk’ın hikayesi şu şekilde anlatılıyor:

“Musk nadiren kullanılan evini, öğrencilerin benzersiz yetenekleriyle daha iyi örtüşen yollarla eğitim alacakları Ad Astra adında küçük bir okula dönüştürdü. Latince bir sözcük olan Ad Astra Türkçe’de ‘yıldızlara’ anlamına geliyordu. Okulda herhangi bir not sistemi yoktu ve okulun misyonu her öğrencinin beceri grubuna ve tutkusuna doğrudan hitap etmekti. En önemlisi ise Musk’ın okulun yaparak öğrenme düşüncesine göre düzenlenmesinde ısrar etmesiydi. Elon Musk röportaja, “Öğrencilere motorların nasıl çalıştığını öğretmek istediğinizi varsayalım. Daha geleneksel bir yaklaşım olsaydı, ‘Tornavida ve anahtarlarla ilgili her şeyi öğreteceğiz.’ derdiniz. Ama bunu yapmak çok zordur. Daha iyi bir yol isterseniz, ‘İşte bu motor. Şimdi bunu parçalara ayır. Peki, bunu nasıl yapacaksın? Al sana bir tornavida.’ Bu aşamada iki önemli şey meydana gelir: Aracın konuyla ilişkisi ortaya çıkar ve öğrenciler öğrenmenin amacının farkına varır. Kendi öğrenmelerinin sahibi olurlar.” diyerek devam etmişti. Peki, Elon Musk’ın çocuklarını yeryüzünde tutmaktan ziyade Ad Astra ‘yıldızlara’ göndermesinin sonuçları ne oldu? “Okula gitmekten gerçekten hoşlanmaya başladılar.”

Eğitimi öğrencilerin öğrenmekten keyif alacağı bir forma dönüştürmek gerçekten mümkün olabilir mi? Konuştuğum bazı eğitimciler eğitimin bireysel potansiyele göre düzenlenmesinin, her öğrencinin ihtiyacına göre yapılandırılmasının pek de mümkün olmadığını, sınıf ortamında bir standardizasyonun olması gerektiğini savunuyorlar.

John Couch ise Dönüştüren Eğitim kitabında bunun mümkün olduğunu belirterek; öğrenme, ilişkilendirilebilirlik, çoklu zekâ ve öğrenme tarzları ile ilgili daha iyi bir anlayış edinebileceğimizi; bireysel ve işbirlikçi öğrenme deneyimlerini daha etkili hâle getirebileceğimizi ifade ediyor. “O zaman öğrencilerin hem fiziksel hem de dijital olarak öğrenebileceği alanlar olduğundan emin olabiliriz.”diye ekliyor. “Problem çözmeyi öğretme”nin ise eğitimi dönüştüren ilk adım olduğunu belirtiyor. Musk’ın yaklaşımını ise Maker Movement (kendin yap hareketi)nin odak noktası olarak görüyor. Bir diğer önemli konunun ise öğrencinin öğrendiklerinin güncel hayatla bağlantı kurma noktası olduğunu ve öğretmenlerin koçluk becerilerinin etkili olduğunu ifade ediyor. Günümüz teknoloji dünyasında artık bir tıkla tüm bilgiye ulaşılması mümkün olduğu için öğretmenin görevinin artık değiştiğini söylüyor. “Bu yüzden öğretmenin yeni rolü dersleri öğrencinin dünyasıyla mümkün olduğu kadar ilgili hâle getirmektir. En önemlisi de uyarlanabilir öğrenme yazılımı aracılığıyla daha küçük ölçeklerde yaratıcı çözümler bulabilmeleri için öğrenciyi cesaretlendirmektir” diyor.

Aynı konu ile ilgili Prof Dr. Mazur Harvard Magazine’deki makalesinde, “Öğrencilerin ders kitabında sorulan tarzda soruları çok iyi cevapladıklarını fakat formüllerin arkasındaki kavramlarla ilgili gerçek bir anlayış gerektiren problemlerin içinde debelenip kaldıklarını” açıklamıştır. “Öğretmenlerin yapması gereken, öğrencilerle standartlara dayalı içeriği kavramaları için çok disiplinli çalışmak, bunu dünyada meydana gelen şeylerle ilişkilendirmek ve kendi toplumlarında fark yaratacak bir deneyime dönüştürmek olmalıdır” diye eklemiştir.

Ülkemiz gerçeklerinde, öğrenmenin çoktan seçmeli sorularla değerlendirildiği bir ortamda, öğrencilerin öğrenmeyi sıkıcı bulması, derse katılım sağlamak istememesi pek de şaşırılacak bir durum gibi gözükmüyor. Yaptığımız öğrenci koçluklarında veya izotomi görüşmelerinde öğrencilerin hedef belirleyecek bir motivasyona ve ders çalışma isteğine sahip olamadıklarını gözlemliyoruz. Bir izotomi görüşmesinde öğrenci bu konudaki fikirlerini “Bu derslerin hepsi çok saçma. Çok ilgimi çeken konuları sadece sınav olduğu için ailemin baskısıyla bırakmak zorunda kaldım. Yurt dışı üniversiteden kodlama ile ilgili ücretsiz bir eğitim almıştım ona bile test çözmekten bakamadım. Sporu çok seviyorum ama onu yapacak vaktim yok. Gitar çalmaya bile halim kalmıyor. ‘Üniversite için gerekli bunlar, biraz dişini sık’ diyorlar, ben oturup sürekli bir şey ezberlerken nasıl motive olabilirim. İstediğim hiçbir konu ile uğraşamıyorken ve hep istemediklerimi yapıyorken nasıl motive olabilirim!” diye ifade etmişti.

Öğrencinin sözlerine baktığımızda ve eğitim sistemini gözlemlediğimizde; bunların sebeplerinin ezberci sistemin gençleri okul ortamında öğrenmeye değer bir şey olduğuna ikna edememesi, öğrencinin ilgi alanlarını derinleştirecek bir yapı sunamaması ve öğrencilere kendi yeteneklerini keşfedecek/geliştirecek bir alan tanıyamaması olduğunu görüyoruz.

Eğitimde Dönüşüm kitabını okuduğunuzda aslında şu anda var olan sistemde olması gerekenleri görürken bir taraftan da şu anda bile yapabilecekleriniz olduğunu anlıyorsunuz. Sınıf ortamında küçük bazı düzenlemeler ve öğretmenin öğretme sürecinde yapacağı küçük uygulamalar ile bile öğrencilerin gelişimlerine katkı sağlamak mümkün. Kısa vadede bu çözümler üretiliyor olsa da orta ve uzun vadede yapısal reformlara ihtiyaç duyulduğu da kesin. Bunun için teknolojiyi bu dönüşümde etkin olarak kullanacak, vizyoner, yenilikçi ve cesur olan eğitimcilere ihtiyacımız var. Bu eğitimciler aynı zamanda öğrencilerin içindeki öğrenme ve başarıya ulaşma potansiyeline de inançlı olmalıdır.

Eğitimciler, uzmanlar, aileler öğrencilere samimiyetle inanmaya başladığı zaman onlar da kendilerine inanmaya başlayacaklardır. Kendilerine inanmaları ise onlara muhteşem kapılar açacaktır…

“Başarının büyüklüğünü inancın büyüklüğü belirler.” L. ANNAEUS SENECA

Banu Onur Evren, ICA

1 Cevap

Yorum Yap