tr

Birbirimize Hayatı Cehennem Ediyoruz.

Her birimiz uzun ince bir yolda yürüyoruz, kimimiz ekmek kavgasında, kimimiz ise kendini gerçekleştirme. İhtiyaçlarımızın hiyerarşisindeki yelpazede bir yerlere yayılmış kendimizi, başkalarını, dünyayı, evreni, tanrıyı ve sayamadığım binlerce farklı insana özgü farklı niteliği doyurmaya, tatmin etmeye çalışıyoruz.

Her birimiz farklı değerlerden örülmüş kıymetli varlıklarız. En çok insana küfrediyoruz ama “yaratılmışların en şereflisi” demekten de kendimizi alamıyoruz. Bazen ‘düşünen hayvanız’ bazen ise ‘meleklerden bile üstünüz’ diyoruz.

İnsanız dedim ya… Öyle işlenmiş senaryo. İkili bir gerçeklik yaratıp hem doğamıza hem de kurallar bütünümüze sarılmışız. Yanlış mı? Kim biliyor ki doğruyu?.. Belki çoğumuz -ben dâhil- ara sıra haddimizi aşıp bildiğimizi varsayıyoruz. Kimi zaman gerçeklik olduğunu düşündüğümüz şeye sarılıp ah ediyor, kimi zaman her şeyin ‘bir hiç’ olduğunu iddia ediyoruz.

Herkes bir şeyler yapıyor ve değer katmaya çalışıyor. Zaman zaman şirazeyi kaçırıp sadece kendi yaptıklarımıza değil başkalarının yaptıklarına bakıp canhıraş eleştirmeye başlıyoruz. Çoğunlukla çıkarlarımız aşındığında…

Meslekleri yaratıyoruz sonra o mesleklerin yanlış olduğunu, işe yaramaz olduğunu; kimi yanlış davranışlar nedeniyle tasvir ediyoruz. Kötü bir profesör görüp tüm akademisyenleri ya da kötü bir öğretmen görüp tüm öğretmenleri cahillikle suçluyoruz. Bir hakem ya da birkaç hakem yüzünden dünyaya meydan okuyoruz.

Bugün sosyal medya da Doçent unvanlı bir akademisyenin Hz. Muhammed’in, “birinin 1400 yıl önce Türkiye’ye geleceğini ve başkan olacağını kehanet ettiğini” yazdığını gördüm. Doğru mu yanlış mı hiçbir fikrim yok! İnanılması zor, yine de bir bilim insanının bu tür ifadeleri kullandığında mesleğinin hakkını vermediğini düşünmeden edemiyor insan. Ancak daha önemli olan bu akademisyen yüzünden tüm akademisyenleri suçlamak ne kadar yanlış ise “Ajdar” gibi bir sanatçı yüzünden Sezen Aksu’yu da suçlamak ve kalitesiz olduğunu iddia etmek abesle iştigalden başka bir şey değildir. Her meslekte iyi, kötü, çirkin olabilir. Mesleğini hazmedemeyen bir doktor olabileceği gibi, bir psikoterapist, bir koç, bir ayakkabı boyacısı da olabilir. Herkesi aynı kefeye koymak dünyanın en yanlış uygulamalarından biridir.

Bunları yazmamın nedeni de bana birkaç kişiden “Piyasada eğitimsiz koçlar var ve algıyı maalesef negatife dönüştürüyorlar.” demesidir. “Elbette olacak!” diye cevap veririm. Nasıl ki Ajdar’ın varlığı, Sezen Aksu’yu etkilemezse kötülerin var olması da iyi olanları hiçbir zaman etkilemeyecektir. Bugün baktığımda Türkiye’deki çok önemli şirketler Microsoft’tan, Arçelik’e, Unilever’den, Sabancı Holding’e, Koç Holding’den, Aselsan’a binlerce uluslararası firma koçluğu önemli bir gelişim aracı olarak görüp hem dışarıdan hizmet alıyorlar hem de içeride bu yapıları kurmaya çalışıyorlar. Hayatımda koçluğun tavsiye vermek olduğunu zanneden ve burun kıvıran ama eğitimden sonra koçluğun hayatlarında “En dönüştürücü şey.” olduğunu iddia eden yüzlerce insanla çalıştım. Evet yine söylüyorum medyada ifade edildiği gibi koçlukta tavsiye verilmez, danışan yönlendirilmez. En önemli özelliği yüksek bir var olma yeteneği ile kimsenin soramayacağı soruları sorup danışanın ilerlemesini sağlamaktır. Oldukça zor bir meslektir ve ustalaşması yıllar alır. Hatta iyi olabilmek için kimlik değişimi gereklidir ki, uzun süreçte hem iş öncesi hem de işbaşı yoğun eğitimi gerektirir.

Ancak piyasa da tavsiye veren, diyet yazan, “Sen kocanı boşa da gel!” ya da “Meleklerden yardım al!” diyen yüzlerce insan yok mu? Elbette var. Bunlar en çok da arkadaşlarımız ve akrabalarımız arasında… Zaten hayatımızda tanıyoruz bu insanları. Hele bir de bir meslekle ilişkilendirildiğinde bunlar yanlış uygulamalar gibi görünebilir. Bence de öyle… Ama bana göre öyle olması onları eleştirme ve yargılama hakkını bana vermez. Ancak dediğim gibi kötü veya yanlış şarkı söylenmesi, iyi şarkı söyleyenleri etkilemeyecektir. Yetkin mi değiller, olabilir. Binlerce eğitim almış diplomalı yetkin olmayan insan her meslekte var.

Bir gün kurumsal bir firmanın Genel Müdür’ü benimle çalışmak için randevu almıştı, çalışacağımız kesindi ancak İnsan Kaynakları ile bürokratik bir görüşme gerçekleştirmemiz gerekiyordu. Yönetici ve Liderlerinin koçluk modeliyle geliştirilmesi konusunda çok istekli olan Genel Müdür bizim organizasyonu yapabilmemiz için İK Direktörü ile görüşmemizi istemişti. Özellikle mikromimik eğitimlerimden duyguları okuyabildiğim için İK direktörünün şirkete yeni gelmiş olması nedeniyle sorular sorarken yüzündeki pek de hoş olmayan duyguları fark ettim ve kendisine sordum.

“Sizi koçlukla ilgili rahatsız eden bir şey mi var?”

Önce “Elbette hayır!” dedi ama ben aynı konu üzerinde biraz durduktan sonra samimiyetle şunu söyledi. “Doğruyu söylemek gerekirse rahatsız ediyor.” diye iletti. Ben de cevaben “Nedir sizi rahatsız eden?” dedim. Bana “Herkes koç oldu.” dedi. “Elbette çok sayıda olduğunu ifade etmeye çalışıyorsunuz değil mi?” dedim. “Evet.” dedi. Ben de “Herkes ayakkabı boyacısı olsaydı yine sizi rahatsız eder miydi?” dedim ve “Hayır.” dedi. “Peki fark ne?” deyince bana “İnsanların oturarak para kazanması beni rahatsız ediyor.” dedi. İlginç olan kendi ile bir karşılaştırma yapıp belki de yeterince kazanamamasından ve diğerini başkalarına tavsiye veren ve oturarak para kazanan biri olarak görmesiydi.

İki soruya da cevabım vardı. Birincisi bana göre Türkiye’de o kadar fazla koç yok. Kişisel görüşüme göre dünyada en itibarlı kurumlardan biri olan ICF (Uluslararası Koçluk Federasyonu) koçluk unvanları ile bazı standartlar ortaya koymuş. Bu unvanlar olan ACC, PCC ve MCC olabilmek için neredeyse yüksek lisans gibi bir eğitim olan ACTP programını tamamlamanız ve hem sözlü hem de yazılı sınavları geçmeniz gerekiyor. Üstelik bu minimum bir standart. Türkiye’de bu unvanlara sahip kişi sayısı da en fazla 300’dür. Başka kurumlar da var ama hem standartları hem de üye sayıları ICF’e göre oldukça aşağıda görünüyor.

Yani asıl mesele şu: Herkes koç olmadı. Bana göre işini bu standartlara göre yapanların sayısı binlerce sayıda kişiyle hizmet veren başka mesleklerden çok daha az. Şunu da iletmenin önemli olduğuna inanıyorum. Bu unvanlara sahip olmayan biri de iyi koç olabileceği gibi, bu sertifikalara sahip olan biri de muhteşem olmayabilir. Çünkü bunlar sadece minimum standartlar. Üstü sizin kendi bilinç seviyeniz ve farkındalıklarınızla oluşuyor. Aynen konservatuara giden birinin Sezen Aksu olamayabileceği gibi. Ancak kendini eğitmek, gelişmek hem kendiniz hem de çevreniz için faydalar yaratıyor.

Belki sonunda en önemli olan şey ise dünyanın kimliklerimizden ve mesleklerimizden oluşmadığıdır. Dünya, üzerinde yaşayanlardan oluşuyor. İnsanlara gerçekten saygı duymak, İnsanlara yetişkin gibi davranıp onların seçimlerine saygı göstermektir. Birbirine düşman değil birbirine samimiyetle güvenen bir toplum özlemi içindeyim. Her şeyin kurallara bağlı olmadığı, vicdanla ilişkilendirildiği bir dünya ve başkalarının faydasını sorguladığımız değil, kendi faydamızla ilgilendiğimiz bir toplum her birimizi bugün olduğumuzdan daha huzurlu ve daha güvenli hissettirecektir. Asıl ayrım şefkatli ve şefkatsiz insan ayrımındadır. Yoksa dünyadaki tüm iyilikleri yapıp ama birilerini yargılayarak iyi insan olacağımızı düşünmek biraz içi boş bir ütopya yaratacaktır. Aksini düşünmek birbirimize hayatı cehennem etmekten çok da farklı değil. Seçim sizin hangisinde yaşamak istiyorsunuz?

 

Yorum Yap